Öne çıkarılan yazı

Kastamonu’ya gittik

Kastamonu’ya gittik. Ana caddeler pırıl pırıl. Ara sokaklara girince görünüm değişiyor. Yerlerde plastik şişeler, kırıştırılıp atlmış kağıtlar, maskeler, naylon torbalar hatta ayakkabılar. Bizim tertemiz yıkanıp yaşadığımız yıllarda Fransız halkı parfüm üretiyordu kirden kokan bedenlerinin kokusunu kapatmak için. Bir İngiliz atasözü,” Bebekleri de atmayın suyla beraber.” Der. Ayni suda yıkanan aile en son bebekleri de yıkayıp döküyor suyu. Bebekler o kirli suyla beraber .atılabilir. Peki,  ne oldu da bize temiz bir toplum iken sadece ev kapısına kadar ve sadece görünür temizlik yapar olduk. Caddeler, sokaklar bizim değilmiş gibi. Kirli, çirkin sokaklar yaşamın çoğunu sokaklarda geçiren ve o çirkinlikleri gören insanları da  çirkinleştiriyor sanki. Bir güzel sözümüz var, “Kıyamam sana”.Kıymayın sokaklara, kendinize ve diğer güzel insanlara. O minnacık virüs mü öğretecekti bize temizliği. Toplumdaki yerimiz, eğitimimiz, paramız ne kadar çok veya az olursa olsun hepimiz ayni süzgeçten döküleceğiz yaşama. TV de çocuklarımızdan duyuruyor ve dinliyorsak ” Evde kal Türkiye” sözünü bundan sonra onların sözlerine daha fazla kulak vermemiz gerek. Onların kulaklarının ve beyinlerinin ve gözlerinin güzelliklerle karşılaşmasını sağlamak zorundayız. Ağiz kalp denizinin kıyısıdır derler. Denizde ne varsa o vurur kıyıya. Sevgili büyüklerimiz kıyıya sadece temiz dalgalar vursun. Kalbinizi, beyninizi arındırın çirkinliklerden. Sizleri yıllarca bıkıp usanmadan yaşatan o minik şey, kalbimiz, bize örnek olsun. Milyonlarca kez dolup boşalarak, oluşan kirli kanı verip bedenimizde temiz kan dolaştıran o güzel şey yaşamımıza örnek olsun artık. Çevremizde çirkin, kirli şeyler, düşünceler olabilir ancak görevimiz onları kendi çapımızda temiz güzel şeylere çevirmek olmalı. Kalbimiz gibi çalışmak gerek. Mutlu yaşam bedende ve beyinde temizlikle gerçekleşecek.  Aşağıdaki  Azdavay’lılar mutlu görünüyor.

Tertemiz giyinip kuşanıp pazara gelmişler.

Öne çıkarılan yazı

uses

9y-uconluklu 

MÜZELERDE  ‘ LAY  LAY  LOM’  OLSA

Küresel  kültürün sahiplenildiği  ülkelerde  standart  yaşam biçimi renkli, zengin yerel kültürleri ezip geçiyor.  Bu toplumlarda  sanatın vereceği doyuma ulaşamayan  insanlar robotlar gibi reklamlarla  yönetilerek hep ayni şeyleri yapar duruma geliyorlar;  “Fast  Food” yiyor,  TV nin  reklamlar yoluyla emrettiği şeyleri alıyor,  giy dediği şeyleri giyiyor. olacak ve olmayacak yerlerde   hız denemelerine girişiyor,  korku   filmleri seyrediyor, ve korku saçmanın gücünü toplumda şiddet uygulama girişimlerinde bulunarak yaşamaya başlıyorlar.

Zengin  kültürel geçmişlerin  sahibi olan ülkeler  dünyanın kültür fakirliğine  düşmemesi için kendi   kültürleriyle küresel kültürü zenginleştirmeyi amaç edinip  değişik   etkinlikler düzenliyor ; özellikle müzeler yoluyla  kültürlerini kendi vatandaşlarına ve dünya ülkelerine tanıtmaya  çalışıyorlar.

Ülkemizde ,  tüm halk sanatı tekniklerinin sergilendiği  yöresel giyim kültürünün  araştırılması  halkın kendi kültürüne  çıkmasına   ve halk sanatı nın devamlılığına  katkıda bulunabilir.

Müze  adlarının, müzenin sergilediği  ürünlerle ilgili olması halkın müzelere yaklaşımını olumlu etkileyebilir.

 

Kim Düşündü, Kim Yaptı, Kim Bezedi?

Kim Düşündü, Kim Yaptı, Kim Bezedi?

HALK

Halk Sanat Kongreleri, Sempozyumları, Kitapları Kimin İçin?

AKADEMİSYENLER

HALK + AKADEMİSYENLER

=

HALK SANATININ SÜREKLİLİĞİ

   Anlatan:   Ruhiye Mine Kayra

İçerik:

Etnografya…………………………………………………….01

Müzeler………………………………………………………..02

Müze Çalışanları ve Devlet…………………………………..02

Müzelerin Etkinlik ve Parasal Yetkinlikleri………………..02

Halk Sanatı……………………………………………………03

Halk Sanatı örneklerimiz  nerede?…………………………………..03

Halk Sanatının Değeri……………..…………………………04

Anadolu………………………………………………………04

Sürdürebilirlik, Halk Sanatı Antrenörlüğü……………… .06

Yerellikten Evrenselliğe……………………………………..07

Resim…………………………………………………………08

Bir YAŞAM diyince ister istemiz dudak uçları  yanlara çekiliyor ve tebessüm ediyorsunuz. Bir de ETNOGRAFYA deyin aynaya bakarak. Hangisini beğendiniz. Sözcüklerin kişilikleri olduğuna inanan biriyim.

Kongreler yapılır, bilirkişiler konuşur, akademisyenler halk sanatı örneklerini tanımlar, tarihler.  Halk sanatı örnekleri genellikle müzelerde korunur. Halk sanatı müzesinin adı bizde ETNOGRAFYA müzesidir. YAŞAM MÜZESİ  deyip gülümseyerek devam edelim.  YAŞAM küçükten büyüğe herkesin ilgi alanıdır ve bazı müzenin taş duvarları ve  yüksek basamakları  önleyemez insanların müzeye koşmasını.

 Müzeler:

Gelişmiş ülkeler çocuklarını,  büyüklerini hem okullarda hem müzelerde eğitir. İnsanların analarının, atalarının yaptıklarıyla öğünmelerini sağlar. Önceki kuşakların günlük kullanım eşyalarından,  eşyaların biçimlerinden, bezemelerinden esinlenmelerine neden olur. Bugün kullandığımız birçok eşyanın ilk yapım biçimlerinin nasıl olduğunu öğrenmek sağlam bir bilgi kaynağı oluşturur ve yeni üretimlerin oluşmasını tetikleyebilir.  İlham Perisi anlamına gelen “müze” adını taşıyan kurum  önce kendi çevre halkı  sonra yerli yabancı turistlere hizmet vermesi gereken bir kurumdur.  

Pek çok yurttaşımız yaşamlarını yarı yolda bitirme alışkanlığındadır.   Oysa emeklilik toplumsal sorumluluğu deneyebileceğimiz  yaşamımızın en zevkli ve yaratıcı bölümüdür. Bir düşünelim: Yirmi sene okuduk, yirmi sene de çalıştık, yaş en fazla kırkbeş. İnsan evladının en canlı, bakımlı ve olgun çağı. Emekli olup köşede mi oturacak.  Olanaklarımız neler.  Merak edip zaman bulamadığımız konuları okuyarak, gezerek öğrenebiliriz. Başka bir iş yerinde çalışabiliriz, Kendi işimizi kurarız ya da gönüllü olarak toplum yaşamına katılırız. Sosyal derneklere üye olur, kooperatif kurup bilgilerimizi bizim kadar öğrenme  şansı olmamış insanlarla paylaşırız , Gönüllü denetimci olarak okul çevrelerinde,  Sokaklarda, deniz kenarlarında dolaşıp gördüğümüz yanlışlıkları resmi ilgililere bildirecek bir oluşumun içinde  olabiliriz  Bir yaşam müzesinin bir bölümünde sergilenen devirle uygun bir kıyafette gözlemci olup isteyenlere bilgi verebiliriz  Müzeyi gezen yerli turistler ve çocuklarla iletişim kurmak onları mutlu edecek ve sergilenenler hakkında bilgileneceklerdir .Müze eşyaları kıskanacağımız maddi zenginliğin gösterimi değil  eski medeniyetlerin kültür zenginliğini paylaşmaya çalıştığımız yerlerdir. Müze salon gözetmenleri sadece inzibat olamaz .Farklı olmaz mıydı o gözetmenler arasında müzede sergilenenler konusunda donanımlı, emekli öğretmenler olsa. O zaman çıkıştan beş on adım sonra konu  Gassaray-Fenerbahçe olmaz, gözlenen eşyalar üzerine fikir yürütme olabilirdi.

 Müze Çalışanları ve Devlet

Halk bilimciler araştırma kişiliği olan meraklı insanlardır. Belli konularda  temel eğitimi almış sonra  bir konuda daha derinleşmek isteyip  araştırma yapmış, belli bulgulara ulaşmış, onları  tarihlemiş ve bunları başkalarıyla paylaşmak için can atan insanlardır. Okulda yetişmez. Toplum onları ancak danışman olarak kullanabilir. Resmi müzelerin idaresinde  dünya Sanat tarihi bilgisi eğitimi alanlar,  halk bilimcilerin görevini yapmaya çalışır. Belki sanat tarihi okuyanlara  kendi ülkelerinin halk bilimi konusunda daha fazla bilgi verilmelidir. Benim önerim sanat tarihi mezunlarını  eğitimleri sonunda, son sınavlardan önce  turizm  rehberliğinde  olduğu gibi bir Anadolu turunda  halk sanatlarıyla tanışmalarını  gerçekleştirmektir. Halk bilimci; halk sanatı ürünlerinin özelliklerini bilen, belli konularda araştırmalar yapmış, uygulamalar görmüş, çoğunlukla kendi koleksiyonları olan, müze koleksiyonlarının doğru tanımlanmasında ve sergilenmesinde sözü olması gereken kişidir.

Her müze dünya kültürünün bir göstergesidir. Müzenin topluma yararlı olabilmesi ancak  dünyadaki müzelerden ve müzecilikteki gelişimlerden  haberdar olabilmesi ile mümkündür.  Bu nedenle  yapılan mesleki kongrelerden oldukça farklıdır müzecilik etkinlikleri. Doğrudan  o müzenin topluma yararıyla doğru orantılıdır. 

Müzelerin Etkinlik ve Parasal Yetkinlikleri

Devlet müzelerinde sergiledikleri eşyalar yanında toplumun müzede sergilenenler ve  yöresel ören yerleri hakkında toplumu  daha fazla bilgilenebilmesi için  müze eşyalarının aynen ya da minyatür çapta  birebir  kopyalarini  yaptırır sanatçılara. Ayrıca ülkede süregelen halk sanatı örneklerinden  hediyelik olabilecekleri bulundurur müze dükkanlarında.  Eğitim o kadar kolay değil. Müze sadece eşya sergilemez,   hafta sonları ailelerle etkinlikler yapar, akşam sohbetleri  hazırlar  halk bilimcilerin konuk oldukları ve memleketteki bütün öğrencilerin müzeleri tanıması için  yıllık programlar hazırlanır. 

Diyebiliriz ki Anadolu’nun batısında hiçbir ülkenin toprağında   bizdeki   gibi uygarlıklar yaşanmamıştır. Ancak onların müzeleri  Anadolu ve daha doğuda kalan uygarlıkların eserleriyle doludur. Bunların nasıl elde edildiği çoğumuzun malumudur. Biz kendimize bakalım.  Yağ var, un var, şeker var ve helva yapmıyoruz.

Müzelerin  işletim sistemleri ülkeden ülkeye değişir.kazancını müzelere bırakmaz, müzeler de halktan gelen müzelik eşyayı, antikaları alamaz, uzman kullanamaz, eğitsel etkinlikler düzenleyemez.

Kış aylarında Selçuk’taki meşhur EFES Müzesi yıkanır yağmur sularıyla baştan aşağı ve temelde

 biriken o suların hepsi yükselir yavaş yavaş sütunlardan yukarı. Vay depodaki antikalara ve orda

çalışmak zorunda olan kişilere…  Çevresi antik Efes kenti,  Selçuklu binaları, Artemis Tapınağı

kazılarıyla çevrili bu müzenin çevresindeki yerleşikler sadece gelen giden turiste bakar,  onlara kart,

kaval satmayı kazanç bilir. 

Halk Sanatı

Halk Sanatı görerek, beğenerek, düşünerek ve deneyerek üretilir. Düşünce ağırlıklı bir zanaat olan sanat her insanın yapısında var; az ya da çok.  Kadınlar zanaatın sanat yanına ağırlık verir, ille kullandığım eşyayı süsleyeceğim der; Üşür, beline bir kuşak ister, illaki süslü olsun diye, oturur bir çarpana kuşak örer, püsküllerle boncuklarla bezer –Tokat- Bir cepken diker, işlemeyle,  boncuklarla, taşır tüm bahçesinin çiçeğini böceğini oraya-Çanakkale-Pomak ,Bir sopa bulur dayanıp yürümeye, hemen oturup nakışlamaya koyulur-Devrek, Safranbolu, Ahlat  Alamazsın gözünü. Evine bir dolap yapar ağaçtan, sonra üzülür ağacın yalnızlığından,  meyvesinin renkleriyle bezer onu- Çomakdağ bir çorap örer sağlam yünden, üzeri boydan boya nakış. Sanki mektup yazmış çorabı giyecek olana. Çivi yazısı değil ama kilim dilinden.-Sivas önde ta Edirne’den Kars’a kadar. Bohçasında bir kese, çeyizlik sanırsın pahası içinde değil, üzerindeki işinde olacak. İpek canfes üzerine ya da kadife… Basmadan da olur. Hepsinin nakışı bir farklı ve hepsi göz alıcı.  Anadolu Bunları yapamazsa plastik, madeni, teknoloji ürünü kullanım eşyalarını, el işi bir işlemeyle örter. Yakmadığı lambasını da tığla örüp giydirir. Vitrinindeki ince belli çay bardağı da giyiniktir

Hapishanelerde binlerce işçi var ne edeceğini bilemeyip, orada eskilerden gördükleriyle boncuk işleri yapan. Eskiden dedikse eskiden orada kalanlardan… Yoksa bir kitaba bakıp da eski örneklemelerden değil. Emek çok ama bir güzellik, işlevsellik yok. İnsanın aklına sadece hapishaneyi getirir. Tek güzellik hapiste olana zaman geçirtmesi…  Bir idareci de demez ki ha bir tasarımcı bulsam da bunların işlevsel, para getirecek bir şeyler üretmelerini sağlasam.  Hapishanelerde çocuklar halı dokur. Ona sadece  önüne konan örneğe göre tezgaha gerili iplere düğüm atması öğretilir.  Çocuk güzel halılardan habersizdir.  Ne evinde görmüştür ne de camide. Git bir bak o halının yüzüne, halı der misin?  Çocuk modele bakar, dokur ha dokur. Halıya bakıp, “Aferin bana, ne güzel bir şey yaptım” diyemez kendine. Başkaları da öyle bir şey demez ona zaten.  Bakılmadan, sevilmeden dokunan halının kapalıdır, çapaklıdır gözü, gelemezsin göz göze.

Halk Sanatı Örneklerimiz Nerede?

 A güzel insanlarım benim!  Atsaydınız ayağınızı bir kerecik Anadolu’ya;  aracılar, toplayıcılar, dünyanın batı taraflarından kopup gelenler  alıp götürmeden  yatakların altındaki kilimlere kadar 

bütün köşe bucaktaki Halk Sanatı ürünlerimizi. “Yöre halkı bilir kendi sanatını” diyoruz, oysa geleneksel sanatın süslediği eşya işlevini yitirmişse o süsleme tekniği de unutulmaya başlıyor. O sanatın güzel örneklerinden bir müzecik yapılsa ve halkımız ilham perisi o müzelerde sık sık süslemeleri eski eşyaların üzerinde görse, yeni üreteceği eşyalarda da benzer süsleme tekniklerine çağrışım oluşmaz mı? Turizmin bu kadar geliştiği günümüzde o güzel süslü eşyalarımız da hediyelik eşya boyutunda yeni üretimlerle müze dükkânlarımızda yer alabilir. Bunun için Halk Eğitim merkezlerimizde kurs öğretmenlerine yörenin başarılı bir uygulayıcısının desteği gerekli. Bir öğretmen her yörenin halk sanatını, o sanatı yaşamış, uygulamış halkı kadar iyi bilemez.  Üstelik eski eşyadan esinlenilerek yeni üretilecek hediyelik eşyanın pazar beklentisine göre nasıl üretileceğini de bilemez. Eski bir güzel ürün yeni işlevle

piyasaya sürülecekse pazarlama ve sunum konularında da öğretmene ek bilgilendirme gerekir. Adı Halk Sanatı işte! Akademisyenler ne kadar araştırsa ve paylaşsa bilgilerini kongrelerde, sempozyumlarda  halk yoksa işin içinde neye yarar! Müzelerimiz adlarıyla, sergiledikleri eşyaların tanıtımıyla halka ulaşamıyorsa halk benzeri halk sanatlarının  yaşamasına  nasıl yardımcı olsun.

Köylüler, emekliler, genç kızlar hepsi Halk Eğitim kurslarında istekle, heyecanla dolduruyor sınıfları. Çünkü hepsinin elinde, gönlünde, kafasında veya DNA’larında var bir halk sanatının bilgisi, becerisi. Amaç sadece İşkur’un vereceği yevmiye değil. Çoğunluk; bilgime, hünerime ne katarım da düzenli para kazanacak bir iş sahibi olabilirim diye düşünüyor. Ancak el sanatları kurslarını bitirenler sadece bir bohça daha atıyor sandıklarına ve seneye  daha az heyecanla  bir başka kursa gidiyor.  Halk Eğitim merkezlerinin çoğunda daha  etkin ve bilgili öğretmenlere gereksinim var. Aslında bir öğretmen olsun ama yanında bölgeden işi bilir bi kişi mutlaka olmalı.

Unutulmaya yüz tutan halk sanatları (!) konusunda yapılan çalışmalar yeni işlevlerle yüklü ürünler çıkarmıyor ortaya.  Örtüyse örtü,  işlemeyse işleme. Öğretmen  yapılanlardan, bu insanlar ekmek parası çıkarabilir mi diye düşünemiyor.  Bunca emekle yapılan işin piyasa değeri ne olur araştırması yok.  Oysa Halk eğitimin amacı bu; İnsanları bir meslek sahibi yapmak!  Kurs öğrencisi ürettiği şeyin beğenildiğini, satıldığını görse elinde olan eski örnekleri satmak yerine örnek tutar kendine. Çocuğuna, çevresine tanıtır. Eski halk sanatı ürünlerimizi satmak altın yumurtlayan tavuğu kesmek gibi bir şey.

 “Marifet iltifata tabidir

Satılamayan mal zayidir” demiş bir değerli kişi.

Çalışma Alanım:

0-6 Yaş çocuklarının sosyal ve kültürel eğitimi, insanlarda öğrenimi kolaylaştıran meraklandırma teknikleri, Anadolu halk sanatları, yöresel dokumalar ve kıyafetler ilgi alanlarım. Bir toplamacıyım. Para keseleri, yöresel kıyafetler, Anadolu nakışlı yün çorapları, giysi önlüklerini toplar, sergiler ve bunlardan, yapmaya çalıştığım yöresel bez bebek kıyafetlerinde, görsel ve teknik bilgi kaynağı olarak yararlanmayı/yararlanılmasını amaçlarım.

 

      “Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda  gülmesini bilen büyükler olurlar. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!”
Doğan CÜCELOĞLU

 Küresel  kültürün sahiplenildiği  ülkelerde  standart bir yaşam biçimi renkli, zengin yerel kültürleri ezip geçiyor.  İnsanlar robotlar gibi hep ayni şeyleri yapar duruma geliyorlar.  “Fast  Food” yiyor,  olacak ve olmayacak yerlerde   hız denemelerine girişiyor, TV nin  reklamlar yoluyla emrettiği şeyleri alıyor,  giy dediği şeyleri giyiyor.  korku   filmleri seyrediyor, ve korku saçmanın gücünü toplumda şiddet uygulama girişimlerinde bulunarak yaşamak istiyorlar.

Zengin  kültürel geçmişlerin  sahibi olan ülkeler  küresel kültürün getireceği olumsuzlukları  önlemek,  dünyanın kültür fakirliğine  düşmemesi için kendi   kültürleriyle küresel kültürü zenginleştirmeyi amaç edinip  değişik   etkinlikler düzenliyor, özellikle müzeler yoluyla  kültürlerini kendi vatandaşlarına ve dünya ülkelerine tanıtmaya  çalışıyorlar. Yöresel giyim kültürlerinin  devamlılığı konusunda yapılacak  çalışmalar  halk sanatının devamlılığı, halkın kendi kültürüne  sahip olması yoluna  katkıda bulunabilir.

Bez Bebekler yapmayı öğrenip onları  yörelerine göre giydirmek istiyorum. Bu da kolay bir şey değil. Çünkü önce bebekleri yapmak, yaptırmak sonra da yörelerin gerçek kıyafetlerini öğrenmek gerekiyor. Bu nedenle  bir yöreye gidip onlarla beraber bebek yapmak ve gene  kendi araştırmalarıma ve onların görsel ve anısal bilgilerine dayanarak onlarla beraber  giydirmek istiyorum.

Nasıl başladı bu iş. Anadolu’nun para, tütün, mühür, saat keseleri  vardı ve  bulup alırdım onlardan. Öyle güzeldiler ki. Kimileri atlas kimileri basma  kumaş üzerine, kimileri de tığ örgüsü ya da iğne oyası. Ama hepsi bir başka güzel.  Bir çok kesem olunca bunları ne yapsam diye  düşünmeye başladım.  Bir tanesinin şeklini çok beğenirdim.   Onunla başladım. O kesenin şeklini kullandım. Kenarına Nallıhan oyası doladım.  İçine  lavanta doldurdum.  Üstüne de Denizli’de kasnak nakışı işletince güzel bir şey çıktı ortaya.

 

Sonra torbalara baş ve kolları ekledim.( Resmi yüklemeyi öğrenmeliyim)

Merhaba, Bez Bebek Atölyemize Hoş geldiniz

Açılışı  Ankara Seymeni ve Çanakkale Geliniyle beraber yapıyoruz.
20140102_203122

Burası bez bebeklerin yapıldığı ve yöresine göre giydirildiği bir işlik.  Ben Anadolu halk giysilerini araştırmaya meraklı bir  hatun. Üstelik yöresine gidip görmeye çalıştığım kıyafetlerin biçimlerini,  süslemelerinin de nasıl yapıldığını  ve  kimlerin hala bu süslemeleri yaptıklarını öğrenmek  ve onlarla birlikte   yörelerinin kıyafetlerini – en güzel, gerçek uyumuna ve  malzemesine göre   bebek boyutunda üretmeye çalışıyorum.

Şimdiye kadar , Ankara Seymen, Aydın Neşetiye, Çanakkale  Pomak , Muğla Milas Çomakdağ, Tokat  Nebiler, Trabzon  giyimlerini çalıştım ve  40 cm boyundaki bez bebeklerime  giydirdim.  Halen  Bayburt, ve  Erzurum kıyafetlerini öğrenmek üzere yörelerine gitmek üzereyim.